ENVER ATILGAN VE DİCLE KÖY ENSTİTÜSÜ

okuma süresi: 19 dk.

EDİTÖRÜN NOTU: Müslüm Üzülmez 1950 Ergani doğumlu araştırmacı yazar ve şairdir. İlk ve orta öğrenimini Ergani’de, yüksek öğrenimin ise Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu Kimya Mühendisliği Bölümü 1977 yılında tamamlar. Kamu ve özel sektörde değişik görevlerde bulunur. 12 Eylül’de bir süre tutuklu kalır. Ayrıca dernek, sendika, siyasi parti yöneticiliği, işçilik, pazarcılık gibi çeşitli işlerde çalıştı. Üzülmez, en son 1990 yılında memur olarak girdiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Çevre Koruma ve Kontrol Müdürlüğü’nden 2010 yılında emekli oldu. Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdürmekte; kitap çalışmalarının yanı sıra çeşitli gazete, dergi ve sitelerde yazılar yazmaya devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Üzülmez’in çok sayıda yayımlanmış eseri vardır. Memleketi Ergani’nin kültürel mirası ve Güneydoğu Anadolu’nun sorunları üzerinde çalışmalar yürütmektedir. Sayın Üzülmez ile Dicle kitabı çalışmaları sürecinde iletişim kurdum. Kendisi Dicle Köy Enstitüsü ilk mezunlarından şair, yazar Enver Atılgan’ın öğrencisi… Kendisi kitaptaki Enver Atılgan yazısını ‘ben yazabilirim’ dediğinde çok mutlu olmuştum. Sağ olsun yazı ile birlikte ilettiği fotolarla kitaba çok değerli katkıda bulundu. Kendisine teşekkür ediyorum.(*)

AYDIN KİMLİĞİYLE ENVER ATILGAN

Enver Atılgan, Diyarbakır-Erganilidir. Hemşeriyiz. İlkokulda bir dönem öğretmenimdi. Üzerimde fazlasıyla emeği var. Sınıftaki davudi sesi ve akıcı güzel ders anlatımı hâlâ kulaklarımda. Bizlere okuma yazmanın dışında güzel şiirler okur, şarkı ve türküler söylerdi. Türkü dinlemeyi de çok severdi. Her zaman temiz ve ütülü giyim kuşamıyla, saç ve yüz bakımıyla, konuşma ve davranışlarıyla tam bir beyefendiydi. Örnek bir insan ve iyi bir eğitimciydi. Özcesi önce yol bilen sonra yol gösterendi. Aydınlık düşünceler taşıyordu. Çocuklara bilginin ışığını ulaştırıp onlarla birlikte insana yaraşır bir gelecek düşlüyordu. Yaşama aklın ve bilimin kılavuzluk etmesini, yaşama dayanak oluşturacak değer ve normların akıl ve bilimle bulunmasını istiyordu. Özgürlüğün, üretimin, kalkınmanın, ilerleme ve gelişmenin yolunun eğitimden geçtiğini bilenlerdendi. Bu nedenle, bir yandan okulda öğrencilerine ışık taşırken diğer yandan da Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği TÖB-DER gibi eğitimcilerin mesleki demokratik kitle örgütlerinde hak ve hukuk için mücadele etti. Yapılan birçok eylemde arkadaşlarıyla birlikte örgütleyici ve yol gösterici oldu. Ama darbeciler güzel şeylerin olmasına fırsat vermek istemedi: 12 Mart ve 12 Eylül’ü yapanlar hâkî rengin dipçiği altında ABD’nin bölge jandarmalığına soyunup İslam’ın yeşili ile bezenmiş doların yeşil bayrağı altında sermayenin çıkarlarının koruyuculuğunu üstlendiler; ülkemizde rüşvet, hırsızlık ve uşaklığın egemen olmasını sağladılar; ışığa dost olmayıp hep karanlıkta yaşayan sömürücü yarasaların, dolar milyarderlerinin ve iman pazarlayıcılarının kölesi oldular ve kendileri gibi halkında köle olmasını istediler.

Enver Atılgan Köy Enstitülü bir aydınımızdı: “Aydınlık getirmeyen aydınlar”dan değil ama, çevresine ışık saçan gerçek mücadeleci bir aydındı. Immanuel Kant, Aydınlanma nedir? adlı eserinde: “Bağımsız düşünen birkaç kişi her zaman bulunacaktır. Bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacak, sonra da insanın değeri ile bağımsız düşünmenin insan için bir ödev olduğu düşüncesini çevrelerine yayacaklardır” diye yazmaktadır. Immanuel Kant’ın aydınlanmaya dair yazısını okuyunca, hiçbir şeyin değişmediği, ama her şeyin her an değişebileceği bir zaman diliminde bir şeyler yapmaya çalışan Enver Atılgan’ı daha iyi anlıyor ve zulmün hâkim olduğu sıkıntılı bu zor ve zorba günlerde adaletsizliklere tanık oldukça onun “aydınlık bir gelecek” için verdiği mücadelenin haklılığına yürekten bir kez daha inanıyorum. Benim ilkokul öğretmenim olmasıyla da ayrıca övünüyorum.

Ergani-1960’lı yıllar. Enver Atılgan Seyran Sineması’nda bir gösteriyi izlerken.
Lise Müdürü Kenan Bulut, (?), Enver Atılgan (Foto: Müslüm Üzülmez Arşivi)

DEMOKRATİK ÖĞRETMEN HAREKETİ VE ENVER ATILGAN

Evet, Enver Atılgan aydındı, ama birçok özelliği olan bir aydındı: Örgütçüydü, şairdi, gazeteciydi, yazardı ve her şeyin başında iyi bir eğitim emekçisiydi. Türkiye Öğretmenler Sendikası-TÖS’ün Ergani Şubesi’nin kurucu üyesi ve sonradan da Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi oluşu örgütçülüğüne en iyi kanıttır. Ergani Şubesi kurulduktan sonra TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt bir grup arkadaşıyla birlikte Ergani’de görev yapan öğretmenlerle tanışma, dayanışma ve sorunları yerinde tespit etmek için Ergani’ye gelir (1968 yılı olmalı?). Çeşitli okul gezileri ve toplantılar yapılır, İnkılâp İlkokulu’nun önünde, aşağıdaki gibi hatıra fotoğrafları çektirilir.12 Mart darbesi sonrası TÖS kapatılır. Başta Fakir Baykurt olmak üzere yöneticiler tutuklanıp yargılanırlar. O karanlık günlerdeki Fakir Baykurt’un onurlu duruşunu Enver Atılgan, “Umudun Anıtı Sevgili Fakir Baykurt” şiirinde bakın nasıl anlatır: “umudun anıtı/ sevgili fakir Baykurt/ bu toz duman içinde/ örnek oldun bizlere/ demir parmaklıklar ardında/ bir gün olsun umudunu yitirmedin/ eğilmedin, bükülmedin/ onca baskı onca işkence/ vız geldi sana /devrimci düşüncenden/ zerre kadar ödün vermedin.”… TÖS, o dönem Ergani’de köylüsünden kasabalısına, okumuşundan okumamışına, esnafından çalışanına, işçisinden memuruna, velisinden öğrencisine kadar genelde herkesin saygı duyduğu, değer verdiği bir kuruluştu. Enver Atılgan ve TÖS’ün yöneticileri, üyeleri de saygı duyulan insanlardı. Onlar Ergani’de herkesin “Hoca”larıydı. Ergani’de devrimci, yurtsever görüş ve düşüncelerin gelişmesinde, kültürel seviyenin yükselmesinde Enver Atılgan, TÖS ve TÖS’lü öğretmenlerin çok büyük katkısı ve emeği olmuştur.

TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt Ergani’de TÖS’lü öğretmen meslektaşlarıyla
(Arka sıra) Remzi İpek, Cumali Dincer, Nazif Kızıldağ, Ekrem İpek, Abdulsamet Kaymaz, Zülküf Bozkurt, Gülseren Gök, Naime?, Nalan Uluğ. (Ön sıra) Kadın bir öğretmen, Fakir Baykurt ve diğer öğretmenler. (Foto: Müslüm Üzülmez Arşivi)

ŞAİR ENVER ATILGAN

Enver Atılgan iyi bir şairdi. Yaşadığı coğrafyanın, insanlarının, dünyanın ahvaline dair dergilerde, gazetelerde, kitaplarda şiirler yazdı. Duygu ve düşüncelerini dile getirdi: Nuh’un Adamı (1963), Eko Can (1969) ve Yaşam Demişiz Adına (1991) şiir kitaplarına imza attı. Kendi anlatımlarında; şiir sevgisini Dicle Köy Enstitüsü’nde okuduğu sıralarda kazandığını, öğrenciliği döneminde Dicle Köy Enstitüsü’nde düzenlenen öğrenci şiir yarışmalarından iyi dereceler aldığını ve sonrasında daha içli ve güzel şiirler yazmaya başladığını belirtir. Ayrıca öğretmenliği sırasında Türkiye çapında açılan şiir yarışmalarına katılarak 1957 yılında Cumhuriyet gazetesinin açtığı Yunus Nadi şiir armağanı yarışmasında Kampanaşiiriyle beş bin şiirden seçilen 87 şiirden biri olarak gazetede neşir hakkını kazandığını ve yine 1966’da Tercüman gazetesinin Türkiye çapında açtığı şiir yarışmasında da Nuh’un Adamı şiiriyle üçüncülükle Mansiyon kazandığını belirtmektedir. Yazdığı güzel şiirleri nedeniyle, Fakir Baykurt Enver Atılgan’ın Yaşam Demişiz Adına şiir kitabına yazdığı selamlama yazısında, onunla “şiir kardeşiyiz” der. Burada, başlıkla alakalı olması nedeniyle “Dicle Köy Enstitüsü ve Köy Anıları” şiirini de anmam lazım. 1969 yılında yayımlanan Eko-Can adlı şiir kitabında, mezun olduğu ve kendisinin düşünce yapısını biçimlendiren Dicle Köy Enstitüsü’nü anlatır. Duygu yoğunluklu yazılan bu şiirin tarihi bir yanının olduğunu düşünmem nedeniyle olduğu gibi sunuyorum: “Ayağımızda çarık sırtımızda aba/ Öyle geldik işte bu okula biz/ Ülkümüz vatan, parolamız çaba/ Tepeleri aşıp dağlar devirdik/ Taş taşıdık, demir dövdük, harç kardık/ Ağaç diktik, bağ budadık, yer yardık/ Okuduk genç çağda bilince vardık/ Yücel’e Tonguç’a selâm yetirdik/ Yirmi bir binayı oturttuk çöle/ Kıraç toprakları emzirdik sele/ Otuz milyon güçle verip elele /Bozkırda mercimek, buğday bitirdik/ Bu inançla bizler koştuk köylere/ Kazmayı, küreği aldık ellere/ Kışta kıyamette tüm engellere/ Köylüyle beraber göğüs gerdirdik/ Her zaman bu ruhla çalışacağız/ Hızlı kalkınmaya alışacağız/ Köylüyü durmadan uyaracağız/ Uyunmuş uslara bilinç getirdik” (Eko Can, s. 48.)

Ergani-1960’lı yıllar… TÖS’lü öğretmenler bir sofrada
Bir öğretmen, Tacettin Demir, Enver Atılgan, bir öğretmen, Remzi İpek, Zülküf Bozkurt, Mehmet Sıddık Yıldız, Ekrem İpek. (Foto: Müslüm Üzülmez Arşivi)

ENVER ATILGAN VE AYDIN DUYARLILIĞI

Enver Atılgan duyarlıydı. Yaşanan acı olaylara karşı sessiz kalamaz, şiir ve yazılarında duygularını dile getirir. “Kara Yara” trajedisine gösterdiği tepkiyi buna örnek verebilirim. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ABD ve SSCB arasında hayatın her alanında çetin bir rekabet oluştu ve bunun neticesinde dünyada “Soğuk Savaş” denilen bir rüzgâr çok sert esmeye başladı.

ABD, 1955 yılında Marshall Planı kapsamında yardım(!) kampanyalarından biri olan süne’ye, yani kımıl böceğine karşı korunaklı ilaçlanmış tohumluk buğdayları Türkiye’ye gönderir. Halk arasında Kara Yara/ Birîna Reş olarak tanımlanan amansız hastalık işte bu buğdayların gelmesiyle başlar. Kimyasal tarım ilaçlarıyla zehirlenmiş yüzlerce ton tohumluk buğday, 1958’lerde dönemin iktidarı tarafından Kürt coğrafyasındaki etkili ve partili ağa, bey ve ileri gelenlere bedava dağıtılır. Bu dağıtılanların bir kısmı el altından a’laf ve zahireciler aracılığıyla darı, arpa ve buğdaydan daha ucuz bir fiyata halka satılır. Fakir-fukara, naçar bazı insanlar bu buğdayları ucuz olması nedeniyle satın alıp değirmenlerde öğüterek un yapar ve bu unlardan yapılmış ekmekleri yiyen çocukların el, ayak ve yüzlerinde kara yaralar oluşmaya başlar. Başta Diyarbakır, Ergani, Silvan, Hazro, Kulp, Çermik, Çınar, Bismil olmak üzere birçok yerde küçücük bedenleri kaplayan bu yaraların hemen sonrasında da yüzlerce kız ve erkek çocuk yaşlarına doyamadan ölür, yüzlercesi de sakat kalır (Nurettin Değirmenci, 1960’lı Yıllardan Bir Kesit ÇERMİK, Bulut Yayınları, 2002, İstanbul, s. 231-232)

Musa Anter, bu korkunç olaydan etkilenerek 1959 yılında “49’lar Davası”ndan tutukluyken İstanbul-Harbiye’de hücrede Brîna Reş/ Kara Yara adlı piyesini yazar ve eser 1965’te yayınlanır. Nazım Hikmet 1959 yılında “Gazete Fotoğrafları Üstüne” üst başlığı altında “Kara Yara” şiirini kaleme alır. Enver Atılgan da boş durmaz, çok sonraları başka bir facia nedeniyle yazdığı “83 Ölü” başlıklı şiirinde kara yara trajedisine de değinir ve bu şiirinde çok önemli bir tespit de yapar: “yeryüzünde ilk kez/ bende görüldü kara yara” diyerek.

YAZAR ENVER ATILGAN

Enver Atılgan şairliğinin yanında aynı zamanda iyi bir yazardı. Sadece Ergani’yi ve Erganilileri, Köy Enstitüsünü ve Köy Enstitüleri değil; ülkesini ve dünyada yaşayan tüm insanları seven biriydi. Aydınlık bir gelecek için yaşamı boyunca Ergani’de, İstanbul’da hep mücadele etti. Daha yaşanır bir Türkiye ve dünya için hep kafa yordu, düşündü. Düşündüklerini yazıya döktü, şiirler yazdı. Bizlere birbirinden güzel kitaplar armağan etti. 1967 yılında bir öğretmen arkadaşıyla birlikte ERGANİ kitabını yayımladı. Bu kitapta, Ergani’nin coğrafi yapısı, sosyal ve ekonomik durumu, tarihi, tarihi eserleri, kültürü, folkloru, şair ve yazarları anlatılır. Üretkendir; çok sayıda dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. 1960’lı yıllarda Akşam ve Tercüman gazetelerinin muhabirliğini bile yaptı.

1969’da TÖS Genel Yönetim Kurulu üyeliğine seçildikten sonra, Macaristan Öğretmenler Birliği’nin çağrısı üzerine, 1970’te TÖS Merkez Yürütme Kurulu üyelerinden üç arkadaşıyla birlikte Macaristan’a gitti. Macaristan Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi kendisiyle röportaj yaptı. Macaristan’dan döndükten sonra “Macaristan İzlenimleri” başlığı altında Akşam gazetesinde izlenimlerini yazdı. Yazı sonrasında, Fakir Baykurt, “Hele Akşam’daki, üç arkadaşıyla yaptığı Macaristan gezisini anlatan o güzel yazılar unutulmaz” deyip över.

ENVER ATILGAN’IN DİCLE KÖY ENSTİTÜSÜ ANLATISI

Enver Atılgan Köy Enstitülü bir öğretmendi. 1931 yılında Ergani’nin Aziziye mahallesinde dünyaya gelir. İlkokulu Ergani Merkez (İnkılâp) ilkokulunda okuduktan sonra o zaman Ergani’de bulunan Dicle Köy Enstitüsü’ne girerek 1948-49 öğrenim yılında mezun olur. Yaşam öyküsünde o günleri şöyle anlatır: “O yıllarda Ergani’nin tek eğitim ve öğretim kurumu olan Merkez (İnkılap) İlkokulu öğretim kadememizin ilk ve son basamağıydı. Benim için bir başka okula öğrenimi sürdürmek kesinlikle olanaksızdı. Çevrede ben ve benim gibi binlerce yoksul aile çocuklarının tüm umut kapılarının kapalı olduğu bir anda, Dicle Köy Enstitüsü bir Hızır gibi imdadımıza yetişmişti. Güneydoğu’da ve Doğu’da yedi ilin köy çocuklarını bağrına basan bu eğitim kurumu bir baba ocağından daha sıcaktı bizlere. Büyük eğitimci Tonguç’un köyü içten canlandırmayı tasarladığı ve bu tasarısını gerçekleştirecek elemanları yetiştirecek Köy Enstitülerinde, uygulanan iş eğitimine kolayca ayak uydurmak. Çünkü daha önceki yaşantımızın bir devamıydı bu çalışmalar.” (Mehmet Bayrak, Köy Enstitülü Yazarlar Ozanlar, TÖB-DER Yayınları, 1978, s. 184-187.)

Enver Atılgan Tonguç’u Köy Enstitülerine katkılarından dolayı çok sever ve bu sevgi, Tonguç’un Ergani’ye gelişiyle de katlanır “Koca Tonguç Dicle’de” şiirindeki dizelerine yansır, şiir olur:“Yıl 1946 aylardan Haziran/ Günlerden cumartesi/ Bir sevinç var bugün/ Doğan çocukta, yeşeren ağaçta, açan gülde/ Nasıl olmasın?/ Söz eğitiminin değil/ İş eğitiminin babası Koca Tonguç Dicle’de/ Bir bir dolaşıyor iş alanlarını/ Marangoz, demirci atelyelerini/ Sebze, meyva bahçelerini/ Ekin bloklarını/ Nasılda karan, hayranlıkla izliyordu/ Harç karan, duvar ören öğrencilerini/ Ve sonra okul müdürü Nazif Evren/ Evren kadar büyük bir müdür/ Öğretmeniyle, yönetime katılan öğrencisiyle/ Koca Tonguç’un önünde/ Hesap veriyorlar 700 öğrenciye/ Bir bir anlatılıyor yapılanlar/ Müdür, öğretmen, öğrenci/ Konuşuyor, tartışıyor/ Şiddetle yeriyorlar birbirlerini/ Daha iyi daha olumlu çalışmalar isteniliyor/ Karşı çıkılıyor, direniliyor/ Nedenleri, niçinleri aranılıyor./ Al işte Köy Enstitüsü öğrencileri/ İşliklerde, dersliklerde/ Askerlik kamplarında/ Sebze tarhlarında/ Bağda, bahçede, tarlada/ Dağda, bayırda, ovada/ Abideler yükseliyordu/ Nasırlı ellerinde/ Horonlar, halaylar çekiliyordu/ Edirne’den Van’a kadar/ Türküler yakılıyordu/ Ve yeniden doğuyordu folklorumuz/ Bir marş söyleniyordu 700 ağızdan/ “Şen Dicle’nin çocukları koşunuz/ Işık saçan yollar sizi bekliyor /Nur dağıtan yuvaya ulaşınız/ Hep uzanmış kollar sizi bekliyor”/ Bir kez daha söz veriyoruz/ Ölümsüz Koca Tonguç’a/ 8 yıl değil, 8 asır geçse de/ Gene onun izinde durmadan çalışacağız/ Bize uzanan kollara er geç ulaşacağız (Eko Can, s. 58-59.)

ENVER ATILGAN’LA SON GÖRÜŞMEM

Enver Atılgan Dicle Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra, 1949-1957 yılları arasında Ergani’nin çeşitli köylerinde öğretmenlik yapar. 1957-1958 yıllarında yedek subay olarak askerliğimi tamamlar ve terhis sonrası Ergani İnkılâp İlkokulu’nda göreve başlar. 1970’te İstanbul’a atanır. 1976’da emekli olur. Bir süre Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu-DİSK’te Eğitim Dairesi Uzmanı olarak çalışır. 25 Ocak 1995’te aramızdan ayrılır. O, şimdi “keklik seken güzeller bağında“.Dost canlısıydı, aydın fikirli olanları ve düşünce üretenleri severdi. Hocamla en son, cezaevinden çıktıktan sonra, 1986 yılında İstanbul Bağcılar’da bakkaliye işleten ağabeyi Sezai Atılgan’ın dükkânında görüştük. Bu görüşmede Remzi İpek hocam da vardı. Sezai ve Enver Atılgan, Remzi hocam ve ben demli çaylarımızı içerek güzel bir sohbet yapmıştık. Şimdi hepsi öte dünyada; onları özlemle ve saygıyla anıyorum.

KÖY ENSTİTÜLERİ NEYDİ, NELERİ BAŞARDI

Bugün çok şey artık geride kaldı, ama Köy Enstitüleri ve Dicle Köy Enstitüsü hafızalarda yaşıyor hâlâ. Eskiden Dicle Köy Enstitüsü Ergani’nin simgelerinden biriydi. Neredeyse, Ergani ismi, Dicle Köy Enstitüsü ismiyle birlikte anılır olmuştu, onunla özdeşmişti. Okul, Bölge ve Ergani için çok büyük bir kazanımdı. Köy enstitüleri her şeyde olduğu gibi, ihtiyaçtan doğmuştur. “Cumhuriyetin kurulmasıyla feodalite siyasi bakımdan alt edilmiştir. Ama genç burjuva iktidarı durumunu güçlendirmek için mücadeleye devam” etmektedir. (Kemal Burkay,Aktaran: Mehmet Bayrak, Köy Enstitülü Yazarlar Ozanlar, TÖB-DER Yayınları, 1978, s. 7.)

Cumhuriyet, ancak düşünen, düşündüren, üreten, etkin ve bilinçli insanlarla kökleşebilirdi.

Cumhuriyetle üst yapıda girişilen değişikler, köylere kadar girememişti. O günün Türkiye’sinde, kırsal kesimde Osmanlılardan devralınan ekonomik ve kültürel yapıların korunduğunu, feodal dönemden kalma ilkel üretim yöntemlerinin kullanıldığını, köylerin büyük çoğunluğunda kapalı köy ekonomisinin yaşandığını; nüfusun % 83,4’ünün köyde yaşadığını ve okur yazar oranının da % 20 olduğu gerçeğinden hareketle; “1930’ların hükümetleri, değer sistemlerini ve ekonomik yapı özlemlerini köy hayatı içinde yaygınlaştırmak, köyü kente ve dolaysıyla iktidara bağlamak için çeşitli arayışlar içinde” çareler düşünmeye başlar. (Prof. Dr. Ali Arayıcı, Kemalist Dönem Türkiye’sinde Eğitim Politikaları ve Köy Enstitüleri, Ceylan Yayınları, İstanbul 1999, s. 208.) Neticede, kırsal kesimde yeni ve daha ileri üretim teknik ve yöntemlerinin, yani tarımın modernleşmesinin gerek duyduğu kadroları yetiştirmeyi hedefleyen bir modern eğitim-üretim kurumu olan Köy Enstitüleri fikri doğar.

Eğitimin görevi insanı bilinçli kılmaktır. Yaşam savaşında doğa yasalarını çözme ve çevresini değiştirebilme becerisini kazandırmaktır. Kısacası, bizzat köyün içinden gelen insanın eğitilip, yetiştirilerek köylere gönderilmesi, yani köy kaynağı ile köylünün aydınlatılması ve kalkındırılması; köylülerin bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı durumuna gelmelerinin önüne geçmek için, köy enstitülerine köylü olan, köy okulunu bitirmiş, üretici köy yaşamının verdiği yetenek ve alışkanlıkları yitirmemiş, 18 yaşını geçmeyen köy çocukları alınarak, Cumhuriyetin felsefesine uygun öğretmenlerin yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Ve; Türkiye için gerekli öğretmen tipi olan devrimci öğretmenler yetiştirmiştir.

Köy Enstitülü öğrenci ve öğretmenler kendi okullarını kendileri yaptılar: Marangoz oldular, demircilik yaptılar, taş taşıdılar, kum taşıdılar, tuğla taşıdılar, harç yaptılar, duvar ördüler, çatı kapladılar… Bu okullara getirdikleri veya kurdukları santraller yardımıyla elektrik, hem okullarını ve hem de kendileri gibi çevrelerini aydınlattı. Onlar, köylüyü ışıkla tanıştırdılar. Ortaklaşa üretmek, ortaklaşa tüketme yaşam felsefeleri oldu. Beceri kazandılar. Kendilerini ve çevrelerini değiştirme yeteneklerini geliştirdiler. Şimdi, bu okullar yok artık, ama bu okulların her biri bugün tarihi bir yapı özelliği taşımaktadır. Mühendislik açısından ve mimari özellikleri bakımından kendilerine özgü ilginç, incelenmesi gereken birer anıttırlar. Enstitülerde normal dersliklerin dışında; müzik ve resim-iş derslikleri, öğretmen evi, yatakhane, yemekhane, banyo… gibi birim veya kısımlar ayrı yapılar olarak yapılmıştır. Ayrıca, spor alanları ve yüzme havuzlarını da unutmamalıyız. Enstitülerde sadece öğrenciler eğitilmiyordu; okul bahçesine dikilen ağaçlar bile yaş ve cinslerine göre geometrik bir şekilde dikilip, onlara bile bir biçim veriliyordu.

Enstitüde öğrencilere hayvancılık, tavukçuluk, arıcılık, ipek böcekçiliği bizzat uygulamalı öğretilirdi. Sağlık ve veterinerlikle ilgili temel bilgiler verilirdi. Yemekhane ve fırınlar açılırdı. Basım evi, biçki-dikiş, demircilik, marangoz atölyeleri ve ahır ve fidanlıklar açılarak, buralarda çalışılırdı. Sebze ve meyve, yani geniş anlamıyla ziraatçılık bilimsel ve teknik olarak öğretilirdi. Anlayacağınız ne öğretmen ve ne de öğrencilerin boş duracak zamanları yoktu: Birçok şeyi çok kısa zamanda en iyi şekilde öğrenmeliydiler, öğretmeliydiler. Hatırlıyorum, 1960’lı yıllarda Dicle İlköğretmen Okulu’ndan Ergani’ye satılmak üzere süt, peynir, yoğurt, yumurta, tavuk, üzüm ve elma getirilirdi. Çok geniş olan topraklarında traktörlerle buğday ekilir ve biçerdöverlerle buğdaylar biçilirdi. Bu ekme-biçme 1970’li yılların sonuna kadar devam etti. Denilebilir ki, ilk modern tarım araçları Ergani’de Dicle Köy Enstitüsü’nde kullanıldı. Köylüler traktörü, pulluğu, biçerdöveri, suni gübreyi ilk defa köy enstitülerinde gördü, kullanmasını da enstitülülerden öğrendi. Her okulda olmazsa olmaz mutlaka kütüphane/ kitaplık ve tiyatro/ sinema salonu bulunurdu. Ve kütüphanede de her türden kitaplar olur ve bunlar okunurdu. Salonlarda tiyatro, film gösterileri, şiir ve şenlikler ve de çeşitli kültürel yarışmalar düzenlenirdi. Öğrenciler yetiştirdikleri ürünlerle midelerini doyurup bedenlerini beslerken, derslik ve kütüphanelerde aldıkları bilgiler ve okudukları kitaplarla da beyinlerini beslerlerdi. Hatta o günleri yaşayanların anlattığına göre, beyinler daha fazla besleniyormuş!

Gelişmeler çok hızlı gelişti. Beklenenin çok üzerinde bu okulların ilgi görmesi, enstitüden mezun olanların çoğunun Cumhuriyet’e halkçı nitelik kazandırma ve onu demokratikleştirme mücadelesine katılması ve bu mücadeleye katkı sunması egemen çevreleri ve devletin derinlerinde pusuda bekleyen “Bekçi Murtaza”ları rahatsız etti. Köy Enstitüleri bugün yaşamıyor. Enstitüleri, Cumhuriyet Halk Partisi kurmuştu, ama yine bu parti baltalamıştır. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti ise, CHP’nin başlattığı yıkımı tamamlamıştır. 1954 yılında, önce köy enstitülerinin adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirildi. Ama, köy enstitülerinin geleneği öğretmen okullarında devam etti. Yetmedi, sonra Öğretmen Lisesi’ne dönüştürüldü ve yıllar geçtikçe de amacından daha da uzaklaştırıldı…

SONLANDIRIRKEN

Kısacası, Dicle Köy Enstitüsü ve diğer tüm köy enstitüleri ışık saçan birer kuyruklu yıldız gibi arkalarında iz bırakarak tarihin içinden geçip tarih oldular. Aydınlık bir gelecekten yana olanlar, toplumsal ve tarihi duyarlılık taşıyanlar siyasal, toplumsal ve kültürel gelişmemizin tarihini bilmek ve dahası, bu tarihi oluşturmak için geçmişte yaşananları eleştirisel bir bütünlük içinde kayıt altına almalıdırlar. Köy enstitüleri bugün yok; böyle de olsa, geriye bıraktıkları bir iz/ miras var. Gelecek kuşaklar mutlaka bu mirası bir gün hakkıyla değerlendireceklerdir diye düşünüyorum.

(*) Prof. Dr. Kemal Kocabaş, Tanıklarıyla Köy Enstitüsünden İlköğretmen Okuluna DİCLE AYDINLIĞI, bassaray Yayınları, Nisan 2026, İzmir. Sayfa: 350-357.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.